RAB İSA MESİH’LE NASIL TANIŞTIM?

O’nu hep tanıyordum aslında. İlkokulda öğretmenimiz O’ndan söz etmişti bir keresinde. 4.Sınıftaydım. Bize din dersinde İsa’dan söz etti. Dedi ki; “Hıristiyanlar O’nun çarmıhta öldüğünü söyler ama aslında ölen O değildi. Allah, O’nu göğe aldı ve yerine başka bir adam koydu. Çarmıha gerilen o adam oldu.” Çocuk kafamda bu yer etmiş. Çünkü şöyle düşünmüştüm; “Allah neden insanları kandırmış? Onlara yalan göstermesine ne gerek vardı? Allah insanlardan korkmuş mu?”

Bu gerçekten de kafamı çok uzun süre meşgul etti.

Bir keresinde de yaşadığımız küçük kasabaya “Ben Hur” filmi gelmişti. Onu izlerken de çok etkilendim. Çarmıhını İsa’nın kendisine taşıtmaları, o cüzamlı kadınların İsa’ya iman edince tertemiz olmaları. Bu sahneler uzun yıllar belleğimde kaldı.

Ve bir ilginç anı daha aklıma geliyor; Bir kurban bayramıydı. Öğretmenimiz, “sevdiklerinize kart yazın” dedi. Okulumuzun büyük bir kütüphanesi vardı ve oraya çok çeşitli bayram kartları gelmişti. Ben de herkes gibi kart seçmeye gittim. Çok güzel kartlar vardı. Üzeri simli güller, geyikler, oynayan çocuklar, geyiklerin çektiği kızağında Noel baba, renkli kuşlar. Çok çeşitliydi. Sadece bir tane kabartma bir resimden oluşmuş kart vardı ve üzerinde bir anne ve çocuk resmi görülüyordu. Anne’nin başı örtülüydü ama köylü kadınlar gibi değil, çok değişikti. Bu kart ilgimi çekti. Hemen aldım.

Öğretmenimiz seçtiğimiz kartlara göz atarken, Benim kartımı görünce, “Meryem ana ve İsa’yı mı aldın?” dedi.

O zaman çarmıha gerilmeyip göğe alınan İsa’nın bebek olduğunu ilk kez duydum.

Bu kartı dedeme attım. Ve çok ilginç teyzem saklamış, yıllar sonra onun evinden çıktı bu kart. Şimdi bende. Kargacık burgacık yazılarla dedemin ve teyzemin bayramını kutlamışım.

Düşünüyorum da RAB hayatıma çocukluğumda bile küçük izler koymuş.

Yıllar sonra, artık yetişkin bir insan olduğum da birçok hata yaptım. Hayatımın karma karışık olduğu bir dönemden geçerken yine İsa ile karşılaştım.

 

Ben Üniversitede öğrenciyken komünisttim. İnsanların sınıfsız toplum cennetinde gerçek huzura ve refaha kavuşacaklarına inanıyordum. Ama kısa sürede fark ettim ki, kominizim topluma bakmaktan bireyi görmüyor! Tamam, toplum kurtulsun ama ben ne olacağım? Duygularım, hayatım, düşüncelerim, kendi kararlarım ne olacak? Ben de gerçek bir huzur ve refah içinde olacak mıyım?

Bu soruyu sormaya korkuyordum. Aslında soracağım kişilerin de bir cevabı yoktu. Bana ne diyeceklerdi ki,” yoksa sen devrime inanmıyor musun?” dan başka!

Bir süre geçtikten sonra Komünizmin insanları kurtarmayacağına ikna oldum. Yaşadığım şeylerin de ikna olmamda katkısı oldu.

Çok geçmeden büyük bir boşluğa düştüm. Neye inanacağım? Nedir doğru? İnsanlık nasıl kurtulacak? Diye kendi kendime sorguladığım dönemde aklıma Tanrı geldi. Ben de en mükemmel Kitap diye bize tanıtılan Kuran’ı okumaya karar verdim. İçimde çok güçlü bir ses, “Allah bizi tek tek kim olduğumuzu bilerek sever” diyordu.

Kuran’ın Türkçesini okudum bir şey anlamadım. Sorduğum dindar kişiler “Öyle okunmaz. Onun Arapçası makbuldür. Ama sen Kuran’ı anlamak istiyorsan Meal’lerini oku” dediler.

Benim kominizim gibi şer yolunu bırakmış, hidayete ermiş olmamdan çok memnun bir İlahiyat profesörü bana kendi evindeki kütüphaneden Seyyid Kuttub diye bir İslam Âlimi tarafından yazılmış 8 ciltlik Kuran mealleri verdi.

İşte dedim kurtuluşu buldum. Allah’ıma kavuştum. Günde beş vakit namaz kılıp sürekli Kuran meali okuduğum günlerdi. Evde ailem bana dehşet içinde bakıyordu. Aniden boynuz çıkarsam o kadar şaşmazlardı herhalde.

Bir gün tam namazımı kıldım, seccademi toplarken Babamla Annemin benim hakkımda konuştuklarını duydum. Babam, “merak etme düzelir. Sanırım bir bunalım geçiriyor” diyordu.

Onların yanına gittim, “bu geçici heves değil Ben Allah’ı buldum. Bundan sonra O’nun emirlerine ve Kitabına göre yaşıyacağım”dedim. Annemin bana ne kadar üzgün baktığını hatırlıyorum.

Bu yaşam 1 sene sürdü. Kuran’ın 8 ciltlik Meali’ni okumuş, onun yanı sıra birçok da hadis ve tefsir kitabı okumuştum. Hiç aksatmadan beş vakit namazımı kılmış, denize girmemiş, kısa kollu elbiselerimi atmıştım.

Eski arkadaşlarım “eee ne zaman kapanacaksın bakalım?” diye benle alay ediyordu.

Dışsal değişiklikler çoktu, ama ruhsal açıdan aynıydım. Üzüntülerim, korkularım, huzursuzluğum, kaygılarım, acılarım oldukları yerde duruyordu. Allah’ı bulmuştum ama hiç değişmemiştim. Ayrıca bulduğum Allah’tan da hiç hoşnut kalmamıştım. Kadınları hiç sevmeyen, onları erkeklerin kölesi gibi görmek isteyen, dayak yemelerini kutsayan bir Allah vardı! Neden dedim? Hem beni kadın yaratıp hem de aşağılıyorsun?

Böyle bir Allah’a inanamazdım. Bu kendimi ve etrafımı kandırmak olurdu. Bir yalanı yaşamak için mi diğer bir yalandan ayrılmıştım!

Emin oldum ki Allah yok. Her şey insanların uydurması. Bu bana ne kadar acı verdi anlatamam. Şöyle ağladığımı hatırlıyorum “Allah’ım keşke sen var olsaydın da beni cehenneme atsaydın. Yok, olduğunu anlamak kadar acı vermezdi bu bana.”

İslamiyet’i terk ettikten bir sene sonra tüm hayatımı çok kötü etkileyen bir hataya yaptım.

Beni çok sevdiğini söyleyen bir adama inanıp, işimi, ailemi bıraktım ve onun yanına başka bir şehre taşındım. Ona o kadar güvenmiştim ki, ne annemin, ne kardeşimin ne de dostlarımın uyarılarına kulak asmadım.

Tahmin ettiğiniz gibi beni yarı yolda bıraktı. Verdiği hiçbir sözü tutmadı ve en ufak bir vicdan sorunu yapmadan beni hayatından çıkardı.

30 Yaşında, ailesi ile arası bozuk, işsiz, parasız ve kırk bir kalple yaşamaya çalışıyordum.

Perişandım. Hep papağan gibi “ona nasıl güvendim? Kendime bunu nasıl yaptım? Nasıl bu kadar aptal oldum?” diye tekrarlayıp duruyordum.

Teyzeme ait ama aileden kimsenin kullanmadığı küçük bir evde tek başıma yaşıyordum.

Babam beni evde istemiyordu. Onun olmadığı zamanlar gizlice gider annemi ve kardeşlerimi görür sonra küçük evime döner ve annemim yiyecek al diye verdiği paraya içki alır ağlayarak içerdim.

Bu durum beş altı ay sürdü. Bu arada sürekli içmek ve akşama kadar uyumaktan çok kilo almıştım. Saçlarımı bile taramaz, dışarı çıkacaksam örgüleri açar ıslatır tekrar örerdim.

Üzerimde yıkayıp yıkayıp giydiğim batik bir elbise vardı. Bir zamanlar giydiği kıyafete göre oje süren ben, o batik elbise ile sokaklarda gezmeye hiç aldırmıyordum. Biliyordum böyle kalmayacak düzelecektim. Ben istediğim an bu durumu tersine çevirir, bir iş bulur, tekrar zayıflar ve her şeyi yoluna koyardım. Ama şimdi yastaydım. Kendimi böyle teselli ediyordum ama bu nasıl olacak hiçbir fikrim yoktu.

Bir gün Kızılay’da dolaşırken okuldan bir arkadaşımla karşılaştım. Benim halim onu çok şaşırttı. “Kendine ne yaptın böyle? Dedi. Salıp koyuvermişsin kendini!” Bir pastanede oturup çay içtik. Bana kızdı “sen güçlü birisin yakışıyor mu bu hal sana?” dedi. Bana kendimi toparlamakta yardım edeceğini söyledi. “Öncelikle sana bir iş bulalım. Çalışırsan çabuk toparlanırsın” dedi.

Arkadaşlar böyle söylerler. İçtendirler de ama gerçekten yardım edemezler. Beni içkiden kurtaramaz, içimdeki acıyı alamaz, teselli edemez. Yinede onunla karşılaşmak bana bir karar verdirtti. Eve gelince kalan içkileri döktüm. Saçlarımı bir daha örmedim ve o batik elbiseyi çöpe attım. Üzerime hiçbir elbisem uymadığından, annemim verdiği para ile yeni bir siyah etek aldım. Çok şükür halen uyan birkaç bul üzüm vardı. Güzelce giyinip, biraz da makyaj yapıp, gazetede bulduğum iş ilanına randevu alıp gittim.

Yeni kurulan bir gazete için muhabir aranıyormuş. Ben de hep gazeteci olmak isterdim.

Başlangıç için güzel bir fırsat diye düşündüm. Aslında pek de umarak gitmemiştim ama hayret beni hemen işe aldılar. Aldıkları yetmezmiş gibi bir de Halkla İlişkiler Müdürü yaptılar.

Burası sağcı bir partinin yayın organıydı. Patron çalışanlarını acımasızca sömüren ama para vermeyen bir politikacı eskisi, çalışanlar da yazı işleri müdürü hariç benim gibi gazeteci olmaya heves etmiş gençlerdi.

Adam bize doğru düzgün maaş vermez ama yağmur çamur demeden her işe koştururdu.

“ Partimizin falan il başkanı gelmiş koşun röportaj yapın resim çekin. Şu ildeki belediye başkanımız partiye gelmiş gidin resmini çekin” Ama maaş zamanı gelince “çocuklar ne kazandım ki size vereyim? Bakın Sayın Genel Başkanımız beni bakan yapacak. Bak söz o zaman hepinize iki kat maaş vereceğim” diye yalanlar söyler dururdu.

Bu işin bana tek yararı yeniden kendime güvenimi kazanmam ve tekrar eski kiloma inmem olmuştu. Eh bu da bana göre az şey değil.

İşte bu günlerde gazetedeki ofiste çok sıkıntılı oturup ne yapmalıyım? Diye düşünürken elimdeki Nokta dergisini karıştırıyordum. Bir ilan gözüme çarptı; Tam olarak hatırlamıyorum ama şöyle yazıyordu; “İsa Mesih’i tanıyor musunuz? Öğretişleri hakkında bilginiz var mı?” Ya da buna benzer bir cümle.

İçimde kuvvetli bir his, “neden O’nun hakkında da öğrenmiyorsun?” dedi. “Sen bir sürü kitap okudun, yığınla felsefe öğrendin ama İsa hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.”

Evet dedim doğru İsa hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Öğrenmeye karar verdim ve hemen ilandaki adrese yazdım.

Mektubu postaya atarken şöyle düşündüm; “neden bu yalancı adamın yanında zaman kaybedeyim ki? Kendime başka iş arayayım.”

Öyle de yapıp kendime daha iyi bir iş buldum. Aslında pek de iyi değildi ama hiç değilse maaş ödeme günü geldiğinde anlaştığımız ücreti tam olarak ödüyordu.

Bu arada kendim normale dönünce; “yaşadığım yeri de normalleştireyim. Dedim. Teyzemin kırık dökük eşyaları içinde oturmayayım.” Eski ama hala kullanılır eşyalar satan bir dükkândan masa, iki koltuk, bir yatak ve bir kitaplık aldım. Örtüler, yastıklar, çerçevelenmiş resimler derken ev epey sevimli hale geldi.

Kısa bir süre sonra da mektubumun cevabı geldi. Bu kadar çabuk cevap vermelerine çok şaşırdım. Bu arada benim böyle bir mektup yazdığımı bilen bir arkadaşım da “bir Hıristiyan olmadığın kalmıştı” diye alay ediyordu. Tam da onunla oturduğumuz sırada kapı çaldı, komşunun küçük oğlu bana, “bu sana geldi” diyerek kalın ve büyük bir zarf uzattı. Hemen merakla açtım; Zarftan “marangozdan öte” isimli bir kitap, kırmızı kaplı küçük bir İncil ve bir sürü soru kâğıdı çıktı. İsa cevap vermişti.

Arkadaşım, “aaa sahiden de göndermişler!” dedi. “Bak Müslümanlar küçücük bir kitabı bile satıyor bunlar iki tane kitabı sana bedava göndermişler. Demek ki bu adamlar çok ciddi”

O gün arkadaşım da ben de bilmiyorduk ki; Tanrı çok ciddidir.

Kitabı o gece okudum. Beni çok da etkilediğini söyleyemem ama itici de gelmedi.

İncil’e göz attığımda çok şaşırdım. Hiç de Kutsal Bir kitaba benzemiyordu. Ben, İncil denilince tıpkı Kuran gibi kenarları çiçeklerle bezeli, özel harflerle yazılmış bir kitap zannediyordum. Anlaşılır bir dille yazılması da beni şaşırttı! Kutsal Kitap dediğin gayet ağır anlaşılmaz kelimelerle dolu bir dille yazılmalıydı ki ilahi bir yanı olsun. Hemen anladığın şeyin nesi kutsal olabilir ki?

Ama sorular güzeldi. İnsanda hemen cevap verme isteği uyandırıyordu. Bir de sordukları konu ile ilgili ayet numaraları veriyorlardı. O ayetleri İncil’den bulup bakmak, benim fazlasıyla ilgimi çekmişti.

Bu yazışmaların devam edeceğini, sorulara verdiğim cevapların doğrularını bana bir sonraki mektupla göndereceklerini söylüyorlardı. “Hadi hayırlısı” dedim.

İncil kursum iki ay sürdü. Bu arada verdikleri ayetlerden anlamları ve yorumları öğreniyordum. İsa’yı sevmeye başladım. O çok iyi biriydi. Ancak Tanrı bu kadar iyi olabilirdi. Bana Tanrı’nın insan bedeni alıp, insanların arasında yaşaması hiç de anlaşılmaz gelmedi. Diğer yaptığı olağanüstü şeylerin yanında bu onun için çok kolay bir şeydi.

Koskoca evreni, dünyayı, içindeki envai çeşit şeyleri yapmışsa, insan olmak istemesi bir saniye sürmezdi. “Neden buna şaşayım ki?” dedim.

Şöyle dua ettim. “Tanrım, gerçekten varsan. Tüm bu söylenenler doğruysa, lütfen beni dışarıda bırakma. Seninle olmak istiyorum. Yoksan, zaten bir mesele de yok!”

Son mektuptan bir de adres çıktı. Benimle tanışmak isteyen ve Ankara’da oturan Amerikalı bir karı kocanın ev adresi ve ev telefonu.

Ben mektupla İncil öğrendiğim günlerde annem beni aradı ve “babanla artık barışmanı istiyorum. Bir babayla kız küs kalamazlar.” Dedi. “Tamam, da dedim. Babam da aynı şeyi istiyor mu? Beni yine tokatlayıp evden kovmasın?”

Annem her şeyi ayarlamış. Babamla da konuşmuş, ona hatalarını göstermiş. Babamı da ikna etmiş. Ben de anne sözü dinleyip evimize gittim ve babamın elini öpüp onla barıştım.

Bana “gel bakalım asi kız” dedi. Sarıldığımızda onun beni çok özlediğini hissettim. En

Önemlisi ise annem çok mutluydu. Bir seneden fazla bir süre onu çok üzmüştüm.

O yaz annem beyin kanaması geçirip felç oldu. Sol tarafı tutmuyordu ve üç ayaklı bir bastona tutunarak ancak evin içinde dolaşabiliyordu.

Annemin yanına oturur ona İncil’den en sevdiğim bölümü 1.Korintliler 13.Bölümü okurdum.

“sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir, sevgi kıskanmaz, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz…”

Bu sözler annemin çok hoşuna gitti. Onu duygulandırdı, bana, “gerçekten bunları Tanrı’mı diyor?” dedi. “Evet, anne” dedim. “Bence Tanrı tam da böyle olmalı dedi. Böyle yüce gönüllü, sevgi ve sabır dolu. Beni sevdiğini bilmeliyim Tanrı’mın. Beni cezalandırmak için felç ettiğini düşünmek istemiyorum. Bu bana çok acı geliyor. Bir Tanrı benim gibi birinden ne isterde böyle ceza verir. Tanrı merhametsiz olur mu yaratıklarına karşı?” Çünkü çok dindar bir kadın olan teyzem hep anneme, “Allah seni cezalandırdı. Tövbe et. Muska tak. Artık Kuran oku” diyordu sürekli ve annemi bu sözler bunaltıyordu.

Annem de İsa ile sevgi dolu bir Tanrı ile tanışmış ve O’nu hemen sevmişti. Teyzemin zorla taktırdığı muskayı çıkarmak istiyor ama ablasından çekiniyordu. Teyzemi üzmek, ağlatmak istemiyordu. Teyzemin bana yaklaşımı çok ilginçti! Bana “sen zaten gâvurdun. Şimdi de böyle diyorsun. Yarında gelir ben puta tapıyorum dersin. Delidir ne yapsa yeridir hesabı” diye konuşuyor, beni hiç ciddiye almıyordu. Ama annemi etkilediğimi görürse bana çok kızar, evinden çıkarır diye annem galiba endişeleniyordu.

Ben teyzemin kötü biri olduğunu düşünmüyorum. Onun beni çok sevdiğini biliyordum. Bana zarar vermez ama gerçekten kırılıp, küsebilirdi.

Yine de onu yanında yüksek sesle İncil okur, “bak Tanrı bize nasıl sesleniyor? Teyze İsa seni de çok seviyor” dedim. Teyzem sinirli sinirli örgüsünü örerken, “tabi sever İsa da bizim peygamberimiz” derdi.

İşte o günlerde son mektuptan çıkan adresi aramaya karar verdim. Aradım. Çok düzgün Türkçe konuşan bir bayan sesi ile karşılaştım. Beni evine davet ediyor, tanışmak istiyordu.

Annem her zamanki endişeleri ile “dışarıda bir yerde buluş kızım. Tanımadığın yabancıların evine gitme” dedi.

Bir sinemanın kafesinde buluştuk. Çok sıcak, hoş, nazik bir bayandı. Hemen yakınlaştık.

Hatta sohbetlerimizin sonunda arkadaş olup, birlikte sinemaya bile gittik. O güne kadar başka ulustan değil arkadaş, tanıştığım bir kişi bile olmamıştı. Ben çocukken babamın bir arkadaşının eşi Alman’dı ve tek tanıdığım yabancı o kadındı.

Yeni arkadaşım tüm arkadaşlarımdan, tanıdığım tüm kadınlardan farklı biriydi. Onu çok sevdim. Haftada bir kere ya onun evinde ya da benim evimde bana İncil dersi veriyordu.

İsa Mesih hakkında çok fazla bilgi edinmiş, O’nu gerçekten çok sevmiştim ama bende bir sorun vardı. Amerikalı arkadaşımın sık sık sözünü ettiği Kutsal Ruh’u neden ben hissedemiyordum?

O bazen şöyle konuşurdu, “bu sabah RAB bana dedi ki; Şu ayete bak. Baktım ve o günkü sorunumu gördüm.” Nasıl yani? Tanrı ona konuşuyor ve o hemen duyuyor muydu? Peki, bana neden hiç konuşmamıştı?

Düşünüyordum, “benimde kafamda yığınla ses var. Ama onları ne zaman dinlesem çok büyük hatalar yaptım. Hangisi Tanrı’nın sesi nasıl bileceğim?” “Ya şu Kutsal Ruh nasıl bir şey? Güzel hisler veren, sakinleştiren, bana iyi gelecek bir şey mi?”

Bu soruları arkadaşıma sormaya çekiniyordum. Nede olsa bu onun inancıydı, incitmek istemiyordum.

Bir buluşmamızda bana “geyik ayakları” diye bir kitap getirdi. Bu kitap onu çok etkilemiş. “Sana da çok iyi gelecek. Birçok soruna cevap alacaksın” dedi.

Kitabı iş yerimdeki boş zamanlarda okudum. Gerçekten de çok etkilendim. Çok korkak bendim. Rezillik vadisinde de yaşıyordum. Beni seven bir ailem vardı ama yaşadığım dünya gerçekten de rezil, insafsız bir yer değilmiydi? Bana, “sen ancak başının çaresine ben öldüğümde bakarsın. Hayatım boyunca yanındayım” diyen adam daha bir sene dolmadan beni başımın çaresine bakmak zorunda bırakmamış mıydı? Güzel vaatlerle işe alan patron tek kuruş ödemeden beni ve diğer elemanları çalıştırmamış mıydı? Güvendiğim arkadaşlarımdan hep sadakatsizlik görmemiş miydim? Kişisel sorunlarım bir yana, ya dünyada olup biten onca kötülük? Acılar, açlıklar, savaşlar, söylenen yalanlar, hırs yüzünden işlenen cinayetler, katliamlar. “Rezillik Vadisi” ismi hafif bile.

Büyük Çoban’ın sevgi tohumunu çok korkağın yüreğine koyarken söylediği sözler beni derinden etkiledi. “… Sevgi ve acı bir süre el ele gider. Sevgiyi tanımak istiyorsan, acıyı da tanımalısın.”

Bu kitabı bitirdiğim de artık İsa Mesih’e iman etmiştim. O’nun beni acıdan ve günahtan kurtarmak için gelen Tanrı olduğuna iman etmiştim. Çünkü bunu ancak Tanrı yapabilir.

Ağladım. Günahlarım sayısızdı, kirlenmiştim, layık değildim ama Tanrı bana önem vermiş, beni sevmiş ve beni kurtarmak için gelmişti. Ne diyebilirim minnet duymaktan başka.

Yüreğimi ben bile tam bilmezken onun en derin yerlerindeki acıları Rab’den başka kim bilebilirdi ki?

İsa Mesih’i hayatıma RAB ve kurtarıcı olarak davet ettim. Ona dua etmiş, “varsan beni bırakma” demiştim. Evet, O vardı ve sesimi duymuş, beni bırakmamıştı.

Sonsuza dek O’nda kalmak için her gün dua ediyorum.

İman ettikten dört sene sonra 25 Eylül 1995’te vaftiz oldum. Bunun nedeni vaftize karşı çekincem olması değil, sadece şartlar öyle olduğu içindi.

Bir gün İncil okuduğum sırada yanıma gelen babam, “şimdi de Hıristiyan mı olacaksın?” demişti. Ben henüz iman etmemiştim. Babama, “ben Tanrı’yı arıyordum dedim. Onu camide bulamadım. Şimdi Kiliseye bakıyorum.” Babam da bana “iyi öyleyse dedi. Bulursan bana da haber ver.”

İman ettiğim de babama “buldum. O kilisede” dedim. “Öyleyse ne mutlu sana” diye cevap verdi. Vaftiz törenime babam da katıldı ve güzel bir konuşma yaptı. “Kızıma güveniyorum. Çok iyi bir şey bulduğuna eminim. Ama ben henüz bulamadım. Ama bulacağım güne kadar kızıma ve size saygı duyacağım ve hep yanınızda olacağım” dedi.

Şimdi ailemin büyük bir bölümü imanlı. İki sene önce 76 yaşında babam da iman etti ve vaftiz oldu. Kilisemizin en sadık üyesi olduğunu söylemeliyim

Canım annem iman etmeden öldü. Ama hiç İsa’ya karşı çıkmadı. Bana, “ne yapıyorsun? İnsan dinini değiştirir mi? Sen Müslümansın.” Gibi şeyler söylemedi. Eve kendisine dua etmek için gelmek isteyen tüm kardeşleri kabul etti. Ve bana “Tanrı işte böyle yüce gönüllü olmalı” deyişini hiç unutmadım. Onu cennette görmeyi çok istiyorum.

Hala kurtulmamış sevdiklerim var. Arkadaşlarım, teyzem, erkek kardeşim ve ailesi, çocukluğumu bilen komşu teyze. Onlar için de dua ediyorum hala vakit varken RAB’bi tanısınlar diye.

Belki benim hayatım onlar için iyi bir tanıklık değildir. Belki beni çok iyi tanıdıkları için söylediklerimi inanılır bulmuyorlar. RAB’bimizin dediği gibi “her peygamber kendi memleketin de hor görülür.”

Bu nedenle bu tanıklığı vermeyi kabul ettim. Beni tanımayan insanlara teşvik olsun diye.

İsa benim hayatımı çok değiştirdi. İçimdeki huzur ve esenlik hiçbir şeyle ölçülemez.

RAB’ bin sesini her an duyuyorum. O’nun bana verdiği sözler paha biçilmez mücevherlerimdir.

Ben affedilmiş bir günahkâr olduğumu unutmuyorum. Tüm günahkârların da affedilebileceğini biliyorum. RAB; “.Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle beni arayınca bulacaksınız”(Yeremya 29:13) diyor.

Birçok dünyasal şeye baş koyuyorsunuz. Tanrı’nın yoluna sadece yüreğinizi koyun.

 

Hilal EKŞİ- Ankara

ruhsalmanifesto@hotmail.com